Kadınlarda aşırı tüylenmenin iki farklı nedeni olduğunu söyleyen Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Seyisoğlu, birinci tip kıllanmanın hormonlara bağlı olduğunu, diğerinin ise hormonlara bağlı olmadığını belirtiyor.
Erkeklik hormonu fazlalığına bağlı olan aşırı tüylenmenin bluğ çağı sonrasında ortaya çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Seyisoğlu, “Bu durumun sebebi polikistik over ya da böbrek üstü bezinin aşırı erkeklik hormonu üretimidir. Ayrıca obezite de kıllanma artışına neden olur” diyor.
Prof. Dr. Hakan Seyisoğlu, kadınlarda aşırı kıllanmanın nedenlerinden polikistik over hastalığına, kıllanmanın tıbbi tedavisinden kozmetik tedavisine kadar tüm sorularımızı yanıtladı.
. Aşırı tüylenme sadece estetik bir sorun mudur, yoksa bazı hastalıklarla da ilgisi var mıdır?
“Tüylenme dediğimiz zaman kadınlarda iki tip tüylenme görülür. Bunlardan bir tanesi hormonlara bağlı olmayan tüylenmedir. İkincisi de hormonlara bağlı olan tüylenmedir.
Etnik kökenlere bağlı olarak da kıl oranları farklıdır kadınlarda. Örneğin, kuzey bölgelerde yaşayan ırklarda kıl oranları daha azdır güneye indikçe bu oran daha fazlalaşır. Güneyli bir kişiyi Kuzey’e çıkarırsanız sanki kılı fazla gibi gözükür bu nedenle genetik olarak kıl dağılımı farklı ırklarda farklı şekillerde görülebilir. Burada önemli olan bu tüylenmenin patolojik yani hastalık olup olmadığının tanımlanmasıdır. Burada daha çok hormonal etkiler rol oynar patolojik kıllanmada.
Hormon derken, kıllanmayı artıracak hormon erkeklik hormonudur. Kadınlarda bulunan erkeklik hormonunun etkisindeki artıştır. Bu da iki şekilde olabilir: ya hormon seviyesi fazlalaşır ya da mevcut hormona duyarlılık artmıştır. Kadınlarda belli oranda bulunması gereken erkeklik hormonunun miktarındaki artış ya da bu hormona duyarlılıktaki artış sonrası kadınlarda erkek tipi kıllanma dediğimiz bölgelerde kıllanma artışı ortaya çıkar. Bu daha çok vücudun orta hattı üzerindeki kıllanmalardır. Erkeklerde görülen ve erkek cinsine özel bölgelerde olup kadınlarda olmayan kıllanmalar. Bunlar, çene, bıyık, şakaklar, göğüs arası, karının orta çizgisi, göbeğin altı, genital bölge kıllanmalarının göbeğe doğru uzaması, sırt, kuyruk sokumu bölgesinde bele doğru uzayan kıllanma, bacakların iç yüzünde oluşan kıllanmalar, bunların hepsi erkek tipi kıllanmalardır ve patolojik bir kıllanma artışıdır, hastalık olarak değerlendirilecek bir artıştır.
Genetik ve yapısal olan kıllanmalar daha çok kollardaki bacaklardaki kıllanmalardır. Erkek tipi yörelerinin dışında oluşan kıllanmalardır. Bu kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Kozmetik olarak bir rahatsızlık sebebidir ama çoğunlukla bunlar hastalık şeklinde kabul edilip tedavi gerektirmezler sadece kozmetik çözümlerle bu şikayetler azaltılır ama erkek tipi kıllanma da mutlaka nedenin araştırılması gerekir.”
estetikonline.net/saglk/kadinlarda-asiri-tuylenme.html”>
“Erkek tipi yörelerde kıllanmalar olduğu gibi bir de şunu unutmamak lazım. Bu hastalığın ortaya çıkış zamanı ve şiddeti yani erkeklik hormonunun etkisinin ortaya çıkışı zamanı ve gücü bunlarda yine bu tüylenmeyi ve erkek tipi özelliği gösteren işaretlerdir. Mesela çok erken yaşlarda örneğin ses farklılığının ortaya çıkmaya başlamadığı çok erken yaşlarda bir kız çocuğu erkeklik hormonuna ciddi şekilde maruz kalmış ise ses karakteri de erkek tipine değişim gösterecektir. Kıllanmanın yanı sıra erkek tipi bir ses de devreye girer buna biz virilizm diyoruz. Mevcut hastalığın çok daha ağır olduğu durumlarda ortaya çıkar. Örneğin santimetre kareye düşen kıl kökünün sayısındaki fazlalıklarda yine bu şikayetlerin şiddetini değiştirebilir.
Nedenlerine gelince, erkek tipi kıllanma ya da erkeklik hormonunun etkisine bağlı olan kıllanma ya da tüylenme artışlarında en sık karşılaştığımız hastalıklar genelde bluğ çağından sonra ortaya çıkan hastalıklardır. Bunların içerisinde iki tanesi sıkça karşılaştığımız problemdir.
Biri polikistik over dediğimiz olay diğeri de böbrek üstü bezinin fazla erkeklik hormonu üretimine bağlı konjenital adrenal hiperplazi diye tanımladığımız hastalık. Bu ikisi genç kızlardaki erkek tipi kıllanmanın en önemli nedenleri arasında kabul edilir.
Bir de kilo burada çok önemlidir çünkü erkeklik hormonu üretimi büyük oranda çevre dokularda yapılır, yağ dokusu ne kadar fazlaysa kadında erkeklik hormonu da aynı oranda fazladır. Bu sebeple obezlere dikkat edecek olursanız tüylenme artışı da birliktedir bu kişilerde. Obezite de tüylenme ve kıllanma artış nedenidir hem de en sık nedenler arasındadır ama hastalık olarak bakacak olursak polikistik over ve ikincisi de böbrek üstü bezinin aşırı erkeklik hormonu üretimidir.”
“Polikistik over ya da polikistik yumurtalık, yumurtalıkta bulunan ve yumurtayı geliştirmekle görevli olan küçük kistçiklerin fizyolojik olarak bakıldığında her ay belli sayıda gelişimini sürdürürler ve belli bir çapa ulaştıklarında çatlayıp yumurtlama meydana gelir. İki ya da iki buçuk santimetreye ulaştıklarında. Polikistik yumurtalıkta bundan çok sayıda gelişme başlıyor ama hiçbir tanesi ilerliyemiyor hepsi sekiz milimetre ve on milimetre arasında takılı olarak kalıyorlar ve yumurtalığın etrafına dizilmiş şekilde küçük küçük kistler şeklinde yumurtanın etrafında duruyorlar ve polikistik yumurtalık adı veriliyor bunlara. Aslında herkesin çekindiği çok büyük kistlerle bağlantısı yoktur, bazen şu yanlış yapılabiliyor, kist denildiği zaman hasta panikliyor aslında bu kistin normal bir kistle alakası yok. Buradaki sıkıntı, folükül adını verdiğimiz küçük yapılar hormon üreten yapılardır ve hormon üretiminde erkeklik hormonu üretimi öne geçmeye başlıyor ve böyle bir yumurtalıktan erkeklik hormonu üretimi normale göre biraz daha fazla oluyor.
İkincisi böyle bir yumurtalıkta yumurtlama gerçekleşmeyebiliyor. Çok büyük olasılıkla yumurtlama sorunlarıyla birlikte seyrediyor ve normal adet döngüsü mekanizması tam çalışamadığı için adet düzensizlikleri, adet görememe, seyrek adet görme ya da hiç adet görememe belirtileri gösteriyor yani iki önemle karşımıza geliyor bu hastalar gençlik dönemlerinde. Birincisi adet düzensizliği, özellikle seyrek veya adet görememe şekli olan düzensizlikler ikincisi de kıllanma ve tüylenmedeki artış. Sebep yumurtalıktaki normal adet mekanizmasının düzgün çalışmaması ve aynı zamanda erkeklik hormonu üretiminin normalden daha fazla görülmesi.
Yumurtlama sıkıntısı olduğu için bu kişiler ileriki yaşantılarında çocuk istediklerinde yumurtlamayla ilgili sıkıntı çekebilirler. Her zaman geçerli değildir bu, bir polikistik over mutlaka yumurtlamayacak mutlaka kısır olacak anlamında bir sonuç çıkmasın buradan. Polikistik yumurtalıkta gayet güzel yumurtlamalar da meydana gelebilir kendiliğinden gebelikte meydana gelebilir. Genel olarak baktığımızda polikistik yumurtalıkta yumurtlama sorunuyla karşılaşma olasılığı yüksektir.”
“Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar gibi bakmak lazım olaya. Mesela polikistik yumurtalıkta kilo artışı da beraber seyredebilir. Bunun mekanizması nedir, insülin direncidir, insüline karşı vücutta bir direnç oluşur ve insülin artar insülin arttığı için artan insülin yumurtalığı uyarır ve yumurtalıktan daha fazla erkeklik hormonu üretimine sebep olur ve böylece bir kısır döngü ortaya çıkar. İnsülin arttığı için kilo artışı da birlikte olur. Kilo artışında da insüline karşı direnç artar yani hepsi birbirinin içindedir.
Bu kısır döngüyü tek başına kilo vermeyle ya da insülin direncini kırarak devreye girerseniz hastanın tüm şikayetleri gerileyebilir. Demek ki kilo birlikte seyredebiliyor bu hastalarda. Karbonhidrat metabolizma bozukluğu ile karşılaşabiliyorsunuz, dolayısıyla bu kişilerde diyabetle karşılaşma ihtimaliniz yükselebiliyor. Hormon düzensizliği nedeniyle de rahim iç zarına ait birtakım etkileşmeler sonrası bu kişiler tedavi edilmedikleri taktirde ileriki yaşantılarında rahimle ilgili rahim iç zarına ait kanser gelişimi, hiperplazi, aşırı gelişimle karşılaşma ihtimalleri de yüksek bu kişilerde. Tedavi olurlarsa böyle bir şey söz konusu değil. Yine bu kişilerde başka metabolizma hastalıkları da birlikte seyredebiliyor.
Polikistik overde tiroid hastalıkları da birlikte seyredebilir bu da o yüzden polikistik overi olan kişilerde bu sistemlerinde taranması gerekir. Özellikle kilosu olan polikistik overlilerde buna dikkat etmek gerekir. Bu kişilerde insülin direncinin araştırılması, karbonhidrat metabolizmasının araştırılması tiroidin araştırılması şarttır. Zaten bunlar araştırılmadan polikistik over tanısı konmaz.”
“Genetik geçişi olan bir hastalık bu. Ailesinde polikistik overi olan kişilerin bu hastalıkla karşılaşma ihtimali daha yüksektir. Nedenini tam bilmediğimiz için şu bireylerde gözükür, bu bireyler daha çok potans taşırlar diyemiyoruz ama önemli olan, bir kişinin ailesinde çok sık polikistik yumurtalık varsa o kişide de görülebilir. Çok özellikle olarak şu kişilerde görülür diyemeyiz çünkü bu bir genetik zemini olan hastalıktır sonradan ortaya çıkmıyor.”
“Teşhisi iki şekilde konabilir. Değişik ekoller farklı şekilde yaklaşabiliyor ama en önemlisi ultrason görüntüleridir yani ultrasonla baktığınız zaman polikistik overin tanısını görüntüsüyle koyabilirsiniz. Bunu desteklemek için birtakım hormonal parametrelere bakılabilir, hormonlarla teyit edilebilir. Hastanın klinik bulguları da çok önemli. Klinik bulgularının eşliğinde ultrasona koyup hastaya baktığınızda çok tipik bir görüntüsü vardır polikistik yumurtalığın, yumurtanın etrafına dizilmiş küçük küçük kistik görüntüler, yumurta çapında büyüklük gözükmesi, bunun beraberinde hastada birtakım klinik bulgular görüyorsanız bunun tanısını koyarsınız ayrıca hormon tetkiki yapmanıza gerek yok ama gerekirse bazı ekoller hormonlarına da bakarak tanıya gitmeye çalışıyorlar ama ultrasonografik bulgular çok önemlidir bizim için.”
“Nedenini tam olarak bilmediğimiz için kökten çözen bir tedavisi yok, bir tedavi uygulayalım ve tamamen bunu ortadan kaldıralım, böyle bir tedavi yok. Tedavi genelde semptomatiktir yani kişi ne nedenle geldiyse biz ona göre tedavi uygularız bazen hiç tedavi uygulamayız. Mesela polikistik görüntüsü vardır yumurtalığın ama kişinin hiçbir şikayeti yoktur, hafif bir tüylenmesi vardır, adetlerini düzgün görüyordur, çocuğu da oluyorsa bunu tedavi etmek zorunda değilsiniz. Ama bir kişi bize adet düzensizliğinden yakınarak gelmişse ve beraberinde tüylenme varsa biz de buna polikisitk over tanısı koymuş isek o zaman bunun tedavi edilmesi gerekir. Tedavi, kişinin şikayeti adet düzensizliği ve kıllanma artışı ise bu yöne yüklenirsiniz örneğin, hormonların periferideki etkilerini yani etraf dokudaki etkilerini azaltacak tedaviler uygulayabildiğiniz gibi adet düzenine yardım edecek doğum kontrol hapı türü tedavilerle devreye girebilirsiniz.
Bunun dışında başka bir çok tedavi alternatifleri de vardır ama en sık kullanılanları hem adet düzenini sağlamak hem rahim iç zarını ileride oluşabilecek tehlikelere karşı korumak hem de periferik kıllanma şeklini aza indirgemek için genellikle doğum kontrol hapı tipi özellikli ilaçlar var onlar tercih edilmektedir.
Aynı kişi ileride çocuk isteğiyle müracaat ederse o zaman tam tersi tedavi uygulanır. Yumurtlamayı takip etmek eğer yumurtlama olmuyorsa yumurtlamayı güçlendiren veya sağlayacak ilaçları kullanmak polikitik over’de, o zaman hastanın gebeliği yönünde tedavi uygularsınız. Hep şikayetler doğrultusunda tedavi uygularsınız hiçbir zaman polikistik yumurtalığı ortadan kaldıracak bir tedavi söz konusu değil.”
“Öncelikle kadın tüylenmeden yakınıyorsa mutlaka bir hekim kontrolünden geçmesi şart ki bu tüylenmenin bir hastalıkla ilgili olup olmadığının tespit edilmesi gerekir. Eğer bir hastalık söz konusu ise zaten bu hastalık tedavi edildiği zaman kadın bu tüylenmeden kurtulacaktır ya da örneğin bir polikistik over gördünüz, siz bir yandan tedavi ediyorsunuz ama tedavide kalıcı olmadığı için kalıcı olması için kozmetik birtakım işlemlerden yardım beklersiniz. Kişi epilasyon yaptırır birdaha kıllanma artışı olması diye ama böyle bir hastalık yok ama tüylenme artışı da var ekime de gitti kişi ama bir hastalık yok. Bu tamamen kişinin ırksal özelliği, bu kişilerin kozmetik yöntemlerden yarar görmesi uygun. Hastalık olarak tespit edilse de hastalığın tedavisinin yanında kozmetik yardımlar aldırıyoruz hastaya.
Sırf tüylenme varsa ve kişi gidip lazer, epilasyon yaptırıyorsa bu yanlış, önce bir hekime gitmeli, bu tüylenmenin hastalığa bağlı olup olmadığını tespit ettirmeli sonra da bu doğrultuda hekim desteğiyle beraber epilasyona karar verecek.”
Kırışıklıklardan kurtulmak isteyenler için hyalüronik asit üreten pek çok firma dudağa özel, kimyasal bağlarla kuvvetlendirilmiş yeni hyalüronik asitli ürünleriyle daha kalıcı seçenekler sunma yarışındalar. Bir diğer geçici çözüm de uzun yıllardır kullanılan, sığırlardan elde edilen ‘kollajen’ dolgusu. Uygulama öncesi, mutlaka test gerektirdiği için bugün eski önemini yitirmiş olsa da hala pek hekimin tercih ettiği bir maddedir. Etki süresi ise yine altı aydır.
Kalıcı maddeler grubunun en bilineni, ülkemizde ve pek çok batı ülkesinde kullanımı yasak olan ‘enjektabl sıvı silikon’dur. Doğal olmayan görünümlere yol açan, sağlık açısından ciddi riskleri bulunan madde artık kullanılmıyor. Onun yerine, içeriği poliakrilamid ve türevleri olan pek çok sentetik madde, dudaklarını kalıcı olarak dolgunlaştırmak isteyenler için en uygun ve sağlıklı çözümü oluşturuyor. Bu tür madde uygulamalarının geriye dönüşü olmadığının bilinerek yola çıkılması ve doğru materyal seçimi, sonraki memnuniyetsizlikleri önlemek açısından oldukça önemlidir.
estetikonline.net/saglk/dudak-estetigi-dudak-sagligi.html”>
Dolgu maddeleri ile elde edilen görünümle yetinemeyen, daha belirgin dudaklar isteyenler için ise cerrahi olarak yerleştirilen implantlar veya cerrahi yolla yapılan kalınlaştırma işlemleri ise halen geçerli çözümlerdir. Uzun süre sigara kullanımı ve yaşla ortaya çıkan, dikine dudak çizgilerine, modern tıp çeşitli çözümler sunmaktadır.
‘Barkod çizgileri’ de denilen bu tür kırışıklıkların tedavisi, çizgilerin derinliğine öncelikle dudak çevresinin kimyasal fiziksel yolla soyulmasıyla başlar. Çizgilerin daha yüzeysel olduğu hallerde, soymadan da, kollajen yapımını uyarmak mümkündür. Bu amaçla, lazer veya diğer ışık kaynaklarından yararlanılır. Dolgu işlemi, çizgiler hafifletilip, belli bir düzeye getirildikten gerçekleştirilir.
Görüldüğü gibi estetik tıptaki bu gelişmeler sayesinde daha dolgun ve etkileyici dudaklar artık uzak bir hayal değil. Dileyen kadın şiirlerde gonca güle, tatlı-sulu meyvelere benzetilen etkileyici dudaklara sahip olabilir ve bu dizeler sanki kendisi için yazılmış gibi özel hissedebilir.
Bu amaçla hangi maddeler kullanılıyor? Dudaklarda kullanılan dolgu maddeleri, geçici ve kalıcı olanlar şeklinde iki gruba ayrılır. Geçici olan dolgu maddelerinden, bugün için en sık yararlanılanı içeriği ‘hyalüronik asit ve türevleri’ olan dolgu maddeleridir. Bunlar, altı ay gibi bir süre etkisini korur. Zamanla vücut bu maddeyi tıpkı kendi maddesiymiş gibi metabolize ederek harcar. Dolayısıyla altı ayda bir yenilemek gerekir.
Bu grup, her zaman, dudak kalınlaştırmada doğal görünüme önem verenler için en doğru tercihtir. Belki dayanma süresi kısa gözükebilir, ama sağlık açısından da en güvenilir seçeneği oluştururlar. Üstelik yeni, dolgun dudaklarından hoşnut kalmayanlar için altı ay beklemeden de geriye dönüş mümkündür. ‘Paris Lip’ adı verilen, vermilyonun doldurularak, yalnızca dudak kontürünün belirgin kılındığı bir teknik veya dudağın kırmızı renkli mukozasının doldurularak, hacminin artırıldığı bir başka teknik seçilerek, yaklaşık 20 dakika gibi kısa bir sürede uygulama yapılır. Bir miktar anestezi gerekebilir, çünkü dudak sinirsel açıdan yoğun bir bölgedir.
Dudaklarınızı nemlendirmek için asla ıslatmayın, bunun yerine yağlı, E vitamini ve bitkisel bazlı kremleri tercih edin.
Dudaklarda, diğer vücut bölgelerindeki gibi, yağ ve terbezleri, kıl follikülleri yoktur. Dolayısıyla doğal koruyucu sıvı ve yağ tabakası da bulunmaz. Bu nedenle kolaylıkla kurur ve dış etkenlere açık hale gelir. Dudak hareketlerini, kimileri kasılırken, kimileri gevşeyen 12 farklı kas idare eder.
Estetik cerrahide bazı anlamını bilmediğiniz sözcükler ve anlamları:
Poliakrilamid: Yumuşak dokular için dolgu maddesi olarak kullanılan sentetik bir bileşiktir. Bir tür pleksiglas da denilebilir. Kollajen: Memelilerde bağ dokusunu oluşturan en önemli yapısal proteindir. Deri ve damar duvarının elastikiyetini sağlar; kıkırdak, bağ, tendon, kemik ve diş gibi yapıların ana maddesini oluşturur.
Antioksidan: Vücudumuzdaki kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan veya dışarıdan alınan sigara, kirli hava ve alkol gibi zararlı maddeleri etkisiz hale getiren özel maddelerdir.
Komedon: Yağ bezinin cilt yüzeyine açılan kanalının kısmen veya tamamen tıkanması sonucu oluşan, siyah veya beyaz noktalara verilen addır. Aknenin ilk evresidir.
Vermilyon: Dudağı çevreleyen deri ile dudak mukozasını ayıran kenara verilen addır.
Kesinlikle yaz aylarında, 35 °C ila 40 °C hava sıcaklarında bir çoğumuz, denizde yüzmek, kumsalda ise güneşlenmek ister.Yanlız dikkat edilmesi gereken bazı durumlarıda göz önüne almakda yarar var.Peki nedir bu denizde, kumsalda, aşırı olmasada sıcak havalarda, bizlerin dikkat etmesi gereken hususlar.Öncelikle geçirdiğiniz bir rahatsızlık, hastalık var mı ? Orada yoğunlaşalım.Diyelim ki, kalp krizi riski taşıyorsunuz.Öyle ise eğer, kendinizi suda çok fazla yormayarak, dinlenerek yüzmelisiniz.
Kalp atışlarınızın çok fazla arttığını hissettiğiniz anda, size tavsiyemiz suyu terk etmenizdir.Bol miktarda su içerek, vücuttaki su ihtiyacınızı karşılayın.Yağlı yemekden kaçınmalı, özellikle sebze ve meyvadan yana bir yol izlemelisiniz.Güneşlenirken terlediğinizi hissediyorsanız, gölgenin olduğu yere çekilmenizde büyük fayda vardır.
Birden bire vücut hareketlerinden mümkün mertebe sakınmalısınız.Suya girmeden önce yaklaşık 10 – 15 dakika kadar egzersiz yapmanızda, kaslarınızı gevşetmenizde yarar vardır.Suya girerken soğukluk içindeyseniz eğer, yavaş yavaş, önce bacaklarınızı suda bir müddet bekletin, neden mi ?
İnsan ayakları termostat görevi gibi çalışır.Sıcaklığıda, soğukluğuda öncelikle ayaklar yardımı ile hissederiz.Buradan anlaşılan husus ise, vücut sıcaklığını, vücut ısısını, birden bire değilde ayaklarımızdan başlayarak, yavaş yavaş, sudaki sıcaklığı, vücut ısısı ile entegre edene kadar, suya girmemekte fayda vardır.Lakin yüzerken başınızı ara ara suya sokarak, çıkarmakda büyük önem görmekteyiz.Tüm vücut ıslak ve suyun sıcaklığı ile iç içe kalırken, başımızın kuru ve güneş sıcaklığına maruz kalıyor olması, güneş çarpması riskini yaşamak için, bir davetiyeden öte bir durum değildir.
Aşırı güneş çarpmalarında, vücut ısınızdaki dengeyi değiştiricek husulardan, yani birden sıcak ve yahut birden soğuk, durumlardan sakınmanızı önem ve özenle, tavsiye etmekteyiz.
Bir cok iliskide en buyuk sorun cinsel yasamda cikan problemlerdir. Bu sorunlarin en basinda ise cinsel isteksizlik gelmektedir. Cinsel isteksizlik nedenleri ile ilgili rastladigim bir yaziyi sizinlede paylasmak istedim. Konu ile ilgili en onemli isteksizlik sebeplerinin yer aldigi yazi sanirim bir cok kisi icin yararli olacak.
Cinsel Isteksizliğin Sebepleri ;
Cinsel isteksizlik veya halk arasında söylendiği gibi cinsel soğukluk veya diğer adı ile frijidite yeterli cinsel uyarı olmasına rağmen kadının cinsel arzu duymaması durumudur. Cinsel ilgi ve isteksizlik, cinsel düşünce ve davranışlarına yansır ve gittikçe ciddileşen bir ailevi-cinsel soruna dönüşür.
Cinsel isteksizlik ne kadar sık gözlenen bir problemdir?
Cinsel isteğin az olması kadınlarda cinsellikle ilgili en yaygın şikayetlerdendir. Kadınların yaklaşık %33′ünün hayatlarının bir döneminde cinsel ilgi ya da istek azalmasıyla karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir.
Yaş gruplarına göre sıklık değişmektedir. 18-24 yaşları arasındaki kadınların %32′si cinsel istek azlığından etkilenirken bu oran 30-34 yaş grubunda %30 ve 35-39 yaş grubunda %38’ dir. Cinsel isteğin ne kadarının normal olduğunu söylemek zordur ve bunu tarif etmek olanaksızıdır. Genel olarak toplumda cinsel istek azlığının % 20 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Cinsel isteksizlik , cinsel arzunun olmaması bir sorun mudur?
Cinsel isteksizliği özellikle süreklilik gösteriyorsa sorun olarak kabul etmek gerekir. Cinsellik de; yemek, içmek, uyumak gibi temel ihtiyaçlarımızdandır ve son derece doğal olan bir dürtüdür. İştahsızlık ve uykusuzluk olduğunda bunu bir sorun olarak görüyorsak kadında veya erkekte cinsel ilgi ve istek kaybı veya azalması varsa, buna da bir sorun olarak bakmak gerekir . Cinsel isteksizlik, soğukluk eğer devamlılık arz ediyor ise tedavi edilmelidir.
Cinsel soğukluğun sebepleri nedir?
Erkeklere göre kadınlarda daha sık görülür ve kadınlarda da en sık görülen cinsel işlev bozukluğudur. Genellikle sebebi psikolojiktir. Cinsel isteği azaltan fiziksel faktörler ise yaşlanma, bazı ilaçlar, kronik hastalıklar, nörolojik durumlar ve hormonal dengesizliklerdir. Psikolojik nedenler arasındaki stres, kişiler arası ilişkilerdeki sorunlar, kendisi ile ilgili kaygılar, anksiyete ve depresyon da isteği azaltabilmektedir. Cinsel travma (tecavüz, ensest, taciz), önemli yaşam olayları (ailede birinin ölümü, doğum) ve cinsel ilişki ile bazı olumsuz anıların unutulamaması gibi durumlar da önemlidir.Ya da cinselliğin ayıp, günah, yasak olduğu toplumlarda baskıcı yetiştirilme nedenleri ile ortaya çıkan suçluluk ve cinselliği kötü algılama, reddetme veya cinsel kimlik bozuklukları, depresyon gibi psikolojik nedenlerle ortaya çıkabilir .Cinsellikten uzun süre uzak kalmak da cinsel dürtüyü bastırabilir. Özellikle gebelik ve doğum sonrası lohusalarda bu problem sık görülmektedir.
Cinsel tiksinti nedir?
Cinsel isteğin daha şiddetli bir derecede ortadan kalkmasıdır. Cinsel tiksinti bozukluğu olan kadınlar devamlı olarak cinsel ilişkiden kaçınırlar, kendilerine eşleri tarafından cinsel yönden yaklaşıldığında korku, kaygı ya da iğrenme ifade ederler. Şiddetli derecede cinsel tiksinti bozukluğu olan kadınlarda cinsellik sebebi ile panik atağa varan sorunlar yaşanabilir. Psikiyatrik yardım gerekmektedir.
Cinsel isteksizliğin (soğukluk) tedavisi var mıdır?
Cinsel isteksizliğin tedavisi vardır. İlk yapılması gereken sebebin araştırılmasıdır. Sebebi fiziksel etkenlere mi? yoksa psikolojik mi? sorusuna cevap bulunmalıdır. Problemin estetik anlamda, psikolojik olduğuna karar verilirse psikoterapi ile çözüm aranmalıdır. İlaç tedavisi tartışmalıdır. Bazı ilaçlar kullanılmasına rağmen bazı yeni ilaçlar da araştırma aşamasındadır. İçlerinde Viagra da olmak üzere cinsel uyarılma üzerine etkili olduğu düşünülen bir grup ilaç deneme aşamasındadır. Bu ilaçların çoğu genital bölgedeki kan akımını artırarak etkili olmaktadırlar. Hem kadınlar hem de erkeklerde testosteron cinsel uyarılma açısından önemli olduğundan, cinsel istek azalmasının tedavisinde kullanımı araştırılmıştır. Kadınlarda yaşla testosteronun azaldığı göz önüne alındığında zaman içinde cinsel uyarılmada belirgin bir düşüş fark eden kadınlarda yararlı olabilmektedir.
Kaynak : Cinsel Sağlık
Kadınların kâbusu meme kanseri. Akciğer kanserinden sonra 2. sırada bulunan bu kanser türü kulaktan kulağa dolma bilgilerle kadınların aklını kurcalıyor. Anlamak için ne yapmalıyım, ne kadar sıklıklı meme ultrason mamografi çektirmeliyim… gibi soruların cevapları ya akılda kalmıyor ya da bu tetkikler alışkanlık haline getirilemedi.
Erken teşhis meme kanseri için çok önemli. Meme kanseri baştan yakaladığında tedavisi % 98 oranında çok kolay. Bu yüzden hiçbir şikâyetiniz olmasa da düzenli şekilde elinizle kitle kontrolü ve uygun görülen düzende mamografi çektirmeniz gerekmekte.
Meme Kanseri Teşhis
Meme Kanseri Belirtileri
• Memede hissedilen kitle
• Koltuk altında hissedilen şişlik ya da sertlik
• Memede ağrı
• Meme derisinde ya da şeklindeki değişmeler
• Memede akıntı
Her meme ağrısı kanser değildir hatta ağrı gibi bir belirtide göstermeyebilir. Bu yüzden elle kitle kontrolü asla bırakılmamalı.
Meme Kanserine Yakalanma Riski
Genetik yatkınlığı olanların riski daha fazla olsa bile % 85’lik dilimi bireysel faktörlerle meme kanserine yakalanıyor. Hiçbir riski olmayan kadın, %12’lik meme kanseri olma riskini zaten taşıyor. Kadınların doğum yapmış olsun ya da olmasın bu risk hala mevcut fakat doğum yapmamış ve emzirmemiş kadınların meme kanserine yakalanma riskinin daha fazla olduğu kabul edilen bir gerçek. Meme kanseri her yaşta kadında görülebilir fakat 45–55 yaş arası en sık görüldüğü dönem.
Mamografi çizelgesi nasıl olmalı?
• Yirmi yaşınızdan itibaren ayda bir kez kendi kendinizi muayene edin.
• Yirmi yaşından itibaren kırk yaşına kadar üç yılda bir kez, kırk yaşından itibaren yılda bir kez cerrahi uzmanına meme muayenesi olunuz.
• Kırk yaşından itibaren yılda bir kez mamografi çektiriniz.
Muayeneler ve mamografiler adet dönemlerinin bittiği hafta yapılmalı ve yaptırılmalı.
Kaynak :
Gözlerde ışığa duyarlılık, ışık çakmaları, küçük siyah cisimlerin uçuşması gibi saçma görülen ciddiye alınmayan şikâyetlerin temelinde kesinlikle bir retina problemi olduğunu bilin. Retinada ki yırtılmalar bu iki şikâyetin ana temeli. Önlem alınmadığı takdir de görme bozukluklarına, migrene yol açabilir. Halk arasında göz tansiyonu, gözü fazla ovuşturma gibi sebeplerle yersiz getirilen açıklamalar bize yetmemeli. Göz herşeyi görerek farkettiren ve ihmale gelemeyecek olan bir organdır. İleride ciddi müdahalelere maruz kalmadan sebeplerini öğrenmelisiniz.
Gözdeki ışık çakmaları aniden ortaya çıkar, gözünüzü sımsıkı kapama ihtiyacı hissedersiniz. Bu durum gözünüzü kapattığınızda bile batma hissi verir. Hatta ilüzyonlara sebep olur. Genellikle orta yaşlarda ortaya çıkan bu retina rahatsızlıkları kitap okurken, dikkat gerektiren işler yaparken çok daha fazla rahatsızlık verir. Bu durum günlerce haftalarca hatta aylarca sürebilir.
estetikonline.net/saglk/goz-hastaliklari.html”>
Uçuşan cisimler ise; kar ya da mavi gökyüzüne baktığınızda çıkan siyah noktalar normaldir. Fakat normalde bu durumla karşılaşıyorsanız yine bir retina problemiyle karşı karşıyasınız.
Gözdeki ışık çakmaları ve cisim uçuşmaları her insanda olabilir. Miyop hastalarda bu risk daha fazla. Katarakt ameliyatı geçirmiş olanlar, göz içi iltihabı geçirenler, lazer yaptıranlar da diğer insanlara göre bu risk altında. Yaş faktörü de bir diğer dikkat edilmesi gereken sebep. Eğer 45 yaş üzerinde, gözünüzde ışık çakmaları ya da uçuşan cisimler sorununu yaşıyorsanız durum ciddidir.
Retina ameliyatları çok çeşitlidir. Kişiye, duruma ve sorunun seviyesine göre kararlaştırılır. Gözdeki ışık çakmaları ve uçuşan cisimler konusunda her iki durumda da mutlaka doktora başvurulmalı, ihmal edilmemelidir.
Cep telefonu olmayan yok denecek kadar az. Uzun süredir hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu bu yüzden vazgeçmek nerdeyse imkânsız. Günlük yaşamı kolaylaştıran bir mucize. Aslında bir cep telefonu telefondan daha fazlası. İnternete girmek, oyun oynamak, müzik dinlemek, fotoğraf ve video çekmek, yön bulmak vs… hepsi mümkün. Mail yazıp telesekreter olarak kullanmakta özellikleri arasında. Bir de olması gerektiği kültürü var tabi. En yeni ve en gelişmiş modeller ilgi alanımız oldu.
Bu kadar düşkün olduğumuz bu teknoloji harikası cep telefonlarının zararlarını biliyor muyuz?
Genetik şifre bozuklukları, kanser, beyin tümörü, yüksek tansiyon, hafıza kaybı gibi sıralanıyor. Kafadan atılmış bilgiler olduğu sanılsa da ciddi kurumların açıklamaları bu yönde. Birçok kar amaçlı şirketin hoşuna gitmeyecek bu açıklamalar artık saklanmıyor.
Uluslar arası kanser araştırma ajansının cep telefonuyla ilgili açıklamaları:
(IARC) uluslararası kanser araştırma ajansı, cep telefonlarından ve baz istasyonlarından maruz kalınan radyo dalgalarını içine alan elektromanyetik alanları, kanserojen içeren 2-B grubu olduğu açıkladı.
İngiltere radyolojik koruma kurulu:
Cep telefonlarının küçük çocuklarda tümör riski yarattığını tüm dünyaya bildirdi.
Bu ve benzeri açıklamaların sayısı bir hayli fazla. Telefondan başka elektronik birçok alet kullanıyoruz. Şüphesiz onlarında zararları mevcut fakat vücudumuz kendini yenileyerek bunların etkisinden kendini kurtarabiliyor. Cep telefonu beynime ve vücudumuza en yakın olan elektronik bir alet. Bu yüzden ondan görülen zarar daha fazla ve kurtulunması daha zor.
Cep telefonu nasıl kullanılmalı?
Mümkün olduğunca az kullanmaya çalışmak gerekiyor. Sürekli üzerimizde boynumuzda kemerimizde takılı olmamalı. Kalp seviyesinde tutulmaması ve başucuna konulup uyunmaması gerekiyor. Şarj edilirken yatak odası dışında bir yerde şarj edilmeli. Konuşurken de mümkün olduğunca kulaklık kullanmakla beyninize daha az zarar vermiş olursunuz. Cep telefonlarınızı sabit bir yerde kullandığınız yani durduğunuz bir yerde hareket etmeden kullandığınızda size yansıyan radyasyon miktarıda sabitdir. Lakin gelin görelim ki ; araç içinde iken,yolda yürüyor iken,herhangi bir ulaşım aracı ile seyahat halinde iken ,konuşulan cep telefonları için sürekli bir radyasyon yenileme ve sürekli bir radyasyon arttırma işlemi doğmaktadır.Bu da demek oluyor ki,sabit bir yerde,hareketsiz iken cep telefonlarımız ile konuşmamız gerekmektedir.estetikonline.net/estetik/cep-telefonunun-zararlari.html”> Cep telefonunun zararları olarak sizlere belirttiğimiz bu konuda hassasiyet içinde olacağınızdan eminiz ki cep telefonunun zararlarından bilinçli bir şekilde sıyrılarak yaşamımıza devam edebilelim.
Konuşurken düşünün, sağlığınız keyfi zarar görmesin…
Ruhumuzun elbisesi gibi giyindiğimiz bedeni korumak, ona iyi bakmak sağlıklı beslenmenin yanı sıra egzersiz ile mümkün. Nedense her işe koştururuz ama sıra egzersize gelince üşeniriz. Sporu yaşam tarzı kabullenmedikçe üşenmeye ve bol bahaneler bulmaya devam edeceğiz. Oysaki egzersizlerin sağlığımız üzerinde inanılmaz etkisi var. En güzel etkisi ise estetik bir vücut yapısı kazandırıyor olmasıdır.Yürüyüş, bisiklet, yüzme, salon egzersizlerine kadar seçenekler oldukça geniş. Egzersizlerle birçok hastalık hafifletilebilir.
Sahip olunan hastalık türüne göre egzersiz ya da spor çeşidi seçmek çok önemli. Yanlış seçimlerle kendinizi çıkmaza sokabilirsiniz. Hangi egzersizler, hangi hastalıklara şifa…
Hipertansiyon
Damarların kasılma-gevşeme mekanizmalarının ve kalp-damar sisteminin doğru çalışmaması hipertansiyonu meydana getiriyor. Tansiyon seviyesi yüksek olan kişilerin tercih etmesi gereken beden hareketleri, aerobik egzersizleri, yürüyüş, bisiklet ve yüzme olabilir. Günde iki kez 20–30 dk’lık yapılan çalışma, tansiyonda düşüş sağlayabiliyor.
Kolesterol
Genetik yatkınlık, besin ihtiyacı karşılama ve yaşam tarzıyla çok alakalı olan kolesterol, kalp-damar hastalığı için büyük bir risk. Kolesterol hastaları şok diyetlerden ve ağır sporlardan uzak durulmalı. Kalp ve akciğer problemleri yoksa istenilen egzersiz seçilebilir. Özellikle yürüyüş. Alternatifleri çoğaltabiliriz. Örneğin; yüzme kürek, esnetme hareketleri bisiklet, aerobik.
Osteoporoz
Kemik yoğunluğunun azalmasıyla açıklanabilecek bu hastalık, ağırlık antrenmanlarıyla kişiyi rahatlatabilir. Ağırlık antrenmanı, esnetme egzersizleri ve aerobik, kemikler için güçlendirici bir etkiye sahip. Hızlı koşu, darbeli sporlar ve dans gibi aktiviteler kemiklerin kolayca kırılma riskine karşı uygun değil. Yüzme harika bir spor olduğu halde kemikleri kuvvetlendirici bir etkisi yok.
Obezite
Fazla kilo. Obezitenin yol açtığı hastalıklar: kolesterol, şeker, tansiyon, kalp-damar hastalıkları. Doğru beslenme öğrenildikten sonra ve yukarıda sayılan hastalıklardan biri yoksa egzersiz seçeneği çok. Yürüyüş, bisiklet, kürek vs… Fakat denge kaybına sebep olan egzersizler ve spor dallarında ısrarcı olunmaması gerek.
● Sinir sistemimiz, solunumda bulunan
burun deliklerimizin sağ ya da sol olmak şartı ile birinin çalışmasından ne
derece etkilenir?
● Beynimiz, burun tıkanıklığımızdan ne derece ve hangi yönde, nasıl etkilenir?
● Solunum yapan burnumuzun, aldığı havayı nasıl oluyorda, içimize dolduğu andan
itibaren, vücut ısımız ile otomatik olarak eşdeğer bir seviye alıyor.
● Uykuya daldığımızda,bütün gece ağzımızdan nefes alıyoruz. Sabah uyandığımızda
ise, boğazımızda muazzam bir kuruluk oluşuyor. Sebebi ne olabilir?
● Burnumuzdaki kıllar ve var oluş sebepleri, neden?
● Atmosferden içimize çektiğimiz havanın, burun boşluğumuzda yavaş bir şekilde
ilerlemesinin nedeni ne olabilir, sizce?
burun yapımıza dışarıdan inceleyici bir bakış ile baktığımızda, müthiş bir
tasarım, mükemmel bir dizayn olduğuna yakından şahit oluruz. Burun duyu
organımız çalışma prensibi olarak, 3 ana çatı altında görev içinde denilebilir.
● Alınan havanın filtre edilmesi ● Isıtılması ● Nemlendirilmesi
Burnumuzun, bu saydığımız 3 ana görevi yerine
getirebilmesi için, aldığı havayı kendi içerisinde ağır ağır işleyerek çekmesi
ile mümkün kılınabilmektedir. Bunun tersi olarak,alınan havanın hızlı bir
şekilde, ciğerlerimize çekildiğini düşünelim. Bu şekilde aldığımız hava içinde ne
barındırıyor ise, süzülemeden,kuru bir şekilde, soğuk olarak ciğerlerimize
dolar. Ciğerlerimiz toz ve değişik hava ile bulaşan toksinlerden ileri gelen
rahatsızlıklar içine düşer. Kısacası içimize çektiğimiz hava, burun organımız
sayesinde, süzülür, ısıtılır ve nemlendirilir. Aksi halde
bronşit-faranjit-sinüzit-zatürre gibi ciddi rahatsızlar yaşarız.
Ağzımız ile aldığımız nefes, bu şekilde ve buna benzer aşamalar geçirmediğinden
dolayı,bahsedilen hastalıkların yaşanma teklikesi, oldukça yakındır.Özellikle
gırtlak kanseri olmuş birinde,sigara içmesinden dolayı kaynaklanmış bu
enfeksiyon oldukça yakından görülebilir. Çünkü gırtlak kanseri olmuş bir hastanın
boğazı delinerek, bu delik sayesinde nefes alma,solunum işlemini
gerçekleştirebilmektedir. Bu şekilde bahsettiğimiz rahatsızlıklarında, bu şekilde
yaşanmaması içden bile değildir. Havada oluşan tozlara ve kuru bir havaya karşı
alerji içeren insanların, aksırık ve astım gibi nefes darlıkları meydana
gelebilmektedir.
burun organımız içerisinde, kılların oluşu, havanın geçişi esnasında, daha
temiz ve daha filtreli oluşunu sağlamaktadır. Ak ciğerlerimize dolan hava, estetik/burun-deliklerimiz-ve-yapisi.html”>burun kıllarımız ile süzülebilmektedir.burun organımızda havanın yavaş geçmesi, ağır bir şekilde ilerlemesi,burun kıllarının filtre işleminden ileri gelmektedir. Yanlız burun içine çekilen havanın yavaş yavaş ilerliyor olmasının bir başka sebebi bulunmaktadır. Burun orta duvarı yanlarında görülen kıvrımlı çıkıntılar vardır. Bunlara Konka denir.
Nefes aldığımız, solunum yaptığımız esnada,aldığımız hava konka arasından sıkışır ve bu sıkışıklık içinde bu hava geçiş yapar. Bu şekilde sıkı bir temas söz konusu olur, havadaki tozlar konka yüzeyinde bulunan, mukus adı taşıyan, koyu sıvıya eklenir. Kalan hava konkalara çarpar ve dairesel bir şekil çizer. Havanın burun içindeki tribülansı olarak adlandırdığımız bu olay ile, aldığımız yani içimize çektiğimiz havanın, burun içinde bir süre bekletildiğini ve döndürüldüğünü görmekteyiz. Bu işlemlerin neticesi olarak, alınan havanın ısıtıldığına yani, vücut ısımıza eş değer bir hale getirilmiş olduğunu görmekteyiz.
Tabi ki; bu olayın tersininde yani alınan havanın sıcaklığı, vücut ısımızdan yüksek bir şekilde olduğuda görülebilir. Bu şekilde bir durum ile karşılaşıldığında ise, burun aldığı sıcak havayı kendi içerisinde soğutarak, vücut ısımıza yakın bir şekilde değerlendirir. Havanın su buharı basıncı sıfır civarlarında iken(3 mmhg), burun içinde beklemesi sırasında, 47mmhg gibi bir değerde su molekülleri ile arttırılır. Yani burun boşluğumuzdaki su molekülleri, buhrlaşır ve havaya dahil olur.
Ağzımızdan nefes alarak uyuduğumuzda, sabah bizi korkunç bir boğaz kuruluğu beklediğini görüyoruz ve yaşıyoruz. Bunun asıl nedeni; ağzımız ile içimize yani ciğerlerimize çektiğimiz havanın, nemlendirilmeden içimize çekiliyor olmasıdır. Soğuk bir mevsimde, odamızdaki ısıtıcının üzerine içi su dolu bir kap ile nemlendirici temin etmemizde bizlere bu konuda yardımcı olabilmektedir. Havadaki oksijenin vücudumuza dahil olması için,iki ana giriş kapısı bulunmaktadır. Burun sağ ve sol delikleri yanlız akciğer,burun sağ ya da sol deliklerinden alınan oksijende herhangi bir fark ayırt etmemektedir. Uzmanlar ve bilim dalı insanları burun deliklerini araştırmaları sonucu, şöyle bir kanıya varmışlardır. İnsan aslında tek bir burun deliği ile solunum alışverişinde bulunuyor. Fakat insan, tek bir burun deliğinden nefes alıp vermemektedir.
Hangi burun deliği baskın gelir ise,onu kullanmaktadır. Burun delikleri baskınlığının ortalama süresi, 25 dakika – 8 saat arasında değişim göstermektedir. Burun mukozasında yer alan sinir uçları, beyin ile iletişim halinde bulunduğundan, beyin çalışma prensibini ve beyin fonksiyonlarını etkileyebilmektedir. Eğer sağ burnumuzdan nefes alırsak eğer,beynimizin sol yanında elektriki sinyalin arttığını ve bunun tam tersi ile de, sağ beynimizdeki sinyalin arttığına şahit olabilmekteyiz.Burun tıkanıklığı,derhal tadavisi gerçekleştirilmesi gereken büyük bir rahatsızlıkdır. Nedeni ise beyin fonksiyonlarımızı yakından etkileyerek,beynimize giden oksijenin değerini azaltmaktadır.
Düşünce ve zeka gelişimimizde, özellikle okul çağlarındaki bir çocuğun zihinsel gelişimini olumsuz etkilemektedir.Burun tıkanıklığı kendi kendinizede çözmeniz oldukça basit bir şekilde mümkündür.burun deliğinizin birini kapatarak, sadece burnumuzun açık olan burun deliğini nefes almada kullanınız. Aynı hadiseyi diğer burun deliğiniz için uygulayınız. Bu şekilde burun tıkanıklığı rahatsızlığınızı bir nevi çözmeniz mümkündür.

Makyajın en önemli tamamlayıcısı rimeldir. Bakışlarınıza yoğunluk kazandırır, yorgun görünümü yok eder. Makyajın diğer ürünlerini kullanmasanız bile sadece rimel ile hem doğal hem yüzünüzde güzel bi görünüm sağlayabilirsiniz.
Son dönemde rimel çeşitleri ve renkleri fazlalaştırıldı..Bu bayanların göz renklerine kirpik tiplerine göre rimel seçimini dahada kolaylaştırdı…
HACİM VEREN RİMEL: Kirpikleri kendi olduğundan 2 kat daha kalın göstererek dolgun bir görünüm sağlar.
KIVIRTAN RİMEL: Gözün çekik görünmesini sağlar.kirpikleri kıvırarak hareket verir
SU GEÇİRMEZ RİMEL: Ozellikle yaz ayrında ve nemli havalarda kullanılan rimeldir.denizde yağmursa su geçirmez.kolaylık sağlar bunun yanı sıra ısı ve terdede etkilidir.
ÇİFTE ETKİLİ RİMEL: Ilk olarak sürülen beyaz renkteki ucu hem kirpikleri güçlendirir hemde besler kalınlaştırır. Diğer ucu renk vermek için kullanılır ve kirpikleri uzun gözterir.
Bu çeşitler sayesinde kirpiklerinize en uygun rimeli seçebilirsiniz. Ayrıca renk seçimide çok önemlidir.
Son dönemde renklerde çok fazlalaştı. Siyah, kahverengi, mürdüm,mavi, lacivert, yeşil, mor ve hatta pembe renkli rimeller vardır. Bu renk seçiminde özellikle koyu renk gözleri olanlar kahverengi ve son dönemin rengi olan mürdümü kullanabilirler…
Rimel çeşitimizi ve renk seçimimizi yaptıktan sonra şimdi sıra makyajımızı tamamlamakta.
Burada önemli olan birşey daha var buda rimeli nasıl kullanıcağımız?
Kısaca açıklayalım; sürme işlemi seçtiğimiz rimeli dolgunluk kıvraklık uzunluk çeşitlerine göre değişiyor.
Kirpiklerde dolgunluk istiyorsak; önce ilk katı sürüp rimel kuruyana kadar beklemeliyiz daha sonra ikinci katı sürerek dolgun bir görünüm sağlarız fırçayı kullanırken özellikle kirpik diplerine daha çok sürün bu daha dolgun görünnmesini sağlayacaktır.
Uzun görünümlü kirpik istiyorsak; göz kapağımızı hafifçe kapayıp rimeli üstten alta doğru hafifçe ve çevirerek sürmeliyiz göz kağımızı açtıktan sonra alttan üstte doğru sürdüğümüzde kirpiklerde uzun görünümü yakalamış oluruz.
Rimelimizi yatay olarak sürdüğümüzde gözlerde çekiklik yaratmış oluruz. Doğal görünüm sağlamak için alt kirpiklere rimel sürmeyiniz.

RİMEL KULLANIRKEN YAPILMAMASI GEREKENLER
Evet su içmeliyiz.Gıda ihtiyacımızı, besin ihtiyacımızı karşılayamadan 1 ila 1.5 ay yaşama olasılığımız bulunurken, su olmadan, susuz bir şekilde vücudumuzun 1 haftadan fazla yaşayamadığı kanısına varılmıştır. Vücut bize farkettirmeden organlar vasıtasıyla işlevlerini yürütürken, sürekli su kaybetmektedi. Uzmanlar tarafından kilomuzun %10′u kadar su kaybının yaşandığı bedenimizde, uyuşukluk, tansiyon düşüklüğü, yorgunluk ve buna benzer olumsuz etkenler yaratabilmektedir. Söz gelimi; sabah yatağımızdan kalktığımız andan itibaren, üm gecenin gerek solunumdan, gerek organların faaliyeti için yitirilen su kaybını, su içerek tekrar yerine koymalıdır.
İnsan vücudunun %60 kadarının su oluşu,vücut için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Peki nedir vücuttaki suyun önem ve önemleri :
-Vücut ısısını dengelemek ve dengede tutmak,
-Hava yolu ile aldığımız oksijeni hücreler taşımak,
-Tükettiğimiz besinleride hücreler taşımak,
-Bağırsaklarımızın ve böbreklerimizin çalışma süreçlerini sürdürmek,
-Dokudaki ve derideki nemi sağlamak,
-Eklem yapılarımızdaki kayganlığı oluşturmak,
-Vücut içerisindeki daha pek çok sıvı yapıların su ile çalıştığı görülebilmektedir.
Yetişkin birinin,fiilen fonksiyonu ne derece olursa olsun, yaklaşık 2.5 litre bir su kaybı gerçekleşiyor. Bağırsak, böbrek, ter ve solunum gibi faktörler başta olmak üzere su kaybı büyük oranda bize farkettirilmeden kayıplar yaşamaktadır. İklim koşulları eğer sıcak bir mevsimi gösteriyor ise vücuttaki su kaybına çok dikkat edilmelidir. En az günde 1.5 litre su içilmelidir.
Suyun tüketimi sarfedilen enerji ile katlanmakta ve sürekli sürekli tazelenmesi gerekmektedir.
Özellikle çocukların su ihtiyaçlarını hissettikleri anlar,son anlara tekabül edebiliyor. Ebeveynlerin bunu gözlemlemesi ve takip etmeleri muhakkak durum böyleyken gerekli bir durum haline gelmektedir. Aynı durum yaşlı insanlar içinde gerekli sayılabilir. Kısacası çocuklarda ve ihtiyarlarda su isteği doğmadan takip edilerek karşılanmalıdır. Söz gelimi çocuklarımız,aşırı hiperaktif ve hareketli sürekli bir eylem gerçekleştirme çabası içindedir. Kendini geliştirmek açısından bu gibi eylemlerse şarttır. Lakin iş vücutta kaybedilen suya gelince iş değişerek, çocuklarımızın su ihtiyaçları gözetmekle mümkündür. Çocuğumuzun bir günde kaç bardak su içtiği sayılarak bunu sağlamamız mümkündür.
Aslında vücudumuzun su ihtiyacını kendimizde gözeterek anlayabiliriz.Wc ye girdiğimizde, idrar sıvımızın renk ve miktarı ile belirleyebiliriz. Eğer idrar rengimiz koyu bir sarıdan ibaret ise ve bununla birlikte az bir miktar geliyorsa ; “VÜCUT GEREKLİ SUYU ALAMADIĞINI SİZE BİLDİRİYOR” demektir.
Sürekli idrara çıkıyorsanız, fazlasıyla idrar yapıyor iseniz, anormal bir durum olarak, ağzınız kuruyor artı susuzluk hissiniz artıyorsa, bunun önemli bir sağlık sıkıntısına işaret olduğu ve bununda şeker hastalığına işaret ettiği uzmanlarca şeker hastalığının, başlıca belirtileri arasında olduğu söylenmiştir.